Hz. Peygamber (s.a.s.)

Allah’ın Seçkin Kulu

Abbâs b. Abdülmuttalib’in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah’ı Rab, İslâm’ı din ve Hz. Muhammed’i de nebi-resûl olarak kabullenen kişi imanın tadını alır.” (HM1778 İbn Hanbel, I, 208)

Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiştir. Bana isyan eden, Allah’a isyan etmiştir…” (M4749 Müslim, İmâre, 33)

Abdullah b. Râfî’in, Ümmü Seleme’den işittiği bu hadise göre, Hz. Peygamber (sav), miras ve kaybolmuş mallar konusunda anlaşamayıp kendisine gelen iki kişiye şöyle demiştir:

“Bana (vahiy) gelmeyen hususlarda, aranızda, kendi kanaatime göre hüküm veririm.” (D3585 Ebû Dâvûd, Kadâ’ (Akdiye), 7)

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Ben ilk diriltilecek ve ardından cennet elbiselerinden bir elbise giydirilecek olan kimseyim. Sonra arşın sağında duracağım. Yaratılmışlar içerisinde bu makamda benden başka duracak kimse yoktur.” (T3611 Tirmizî, Menâkıb, 1)

Cündeb’in işittiğine göre, Hz. Peygamber (sav), vefatından beş gün önce şöyle buyurmuştur:

“Sizden birinin bana dost olmasından (ve böylece Allah’ın dostluğu yanında ikinci bir dostluk oluşmasından) sakınırım. Çünkü Yüce Allah beni, tıpkı İbrâhim’i dost edindiği gibi dost edinmiştir.” (M1188 Müslim, Mesâcid, 23)

Ensardan bir adam ile Zübeyr b. Avvâm arasında Hârre mevkiindeki hurmalıkları sulayan kanalların kullanımı konusunda anlaşmazlık çıktı. Bu kanallardan akan su önce Zübeyr’in bahçesine uğruyor, ardından Medineli adamın bahçesine geliyordu. O adam Zübeyr’e, “Suyu bırak, gelsin.” dedi. Fakat Zübeyr bunu kabul etmedi. Bu durum Hz. Peygamber’e (s.a.s.) intikal etti. Hz. Peygamber, “Zübeyr! Önce sen sula, sonra suyu komşuna salıver.” buyurdu. Bunu işiten adam, “Zübeyr senin halanın oğlu olduğu için (ona öncelik verdin)!” diye kızgın bir şekilde tepki gösterdi. Adamın bu sözü üzerine Allah Resûlü’nün yüzünün rengi değişti ve “Zübeyr! Sen sula, suyu (hurma ağaçlarının köklerinden oluşan) duvarın hizasına gelinceye kadar tut (sonra salıver).” dedi. Zübeyr, bu olay üzerine şu âyetin nazil olduğunu söylemiştir: “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” 1

Bu olayda görüldüğü gibi, insanlar arasında çıkan anlaşmazlıklar Peygamberimize getirilir, onun verdiği kararlar doğrultusunda bir çözüm ortaya çıkardı. Zübeyr ile Medineli zâtın arasındaki sulama anlaşmazlığında Allah Resûlü, Zübeyr’in olgun davranarak hakkı olan seviyeye kadar suyu biriktirmeden komşusunun bahçesine salıvermesini istemişti. Ancak ensardan olan zâtın verdiği tepkiye alınmış ve Zübeyr’e hakkını sonuna kadar kullanmasını emretmişti. Bu olay üzerine inen âyet, söz konusu tepkinin saygısızca bir hareket olmanın çok daha ötesinde Peygamber’e imanı ve itaati ilgilendiren bir yönü olduğunu göstermekteydi. Çünkü uygulamasının âdilane olmadığı düşüncesiyle kendisine itiraz edilen, sıradan bir insan değil, Allah’ın en son elçisi idi. Pek çok âyet-i kerimede Hz. Peygamber’e iman, Allah’a imanla birlikte zikredilir. 2 Kuşkusuz Allah’a iman, Peygamberi’ne imanı gerektirmekte ve bu imanı ikrar ifadesi Peygamberi’nin adını da içermektedir. Allah Resûlü de sevgili amcası Hz. Abbâs’ın naklettiği şu sözünde imanın ancak peygamberi tasdik etmekle tamam olacağını bildirmektedir: “Allah’ı Rab, İslâm’ı din ve Hz. Muhammed’i de resûl olarak kabullenen kişi imanın tadını alır.” 3 Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliğini kalpten benimsemek, onu her şeyden daha çok sevmek gerçek anlamda iman etmenin bir gereğidir.

Enes b. Mâlik’in naklettiğine göre, Sevgili Peygamberimiz bu hususa şöyle dikkat çeker:

“Herhangi biriniz beni babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.” 4 Yüce Allah, müminlere Hz. Peygamber’e sevgi ve tazim göstermeyi emretmiş, kendisinin de ona ne kadar değer verdiğini, onun makamını ne kadar yücelttiğini hatırlatmıştır: “Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salât eder. Ey müminler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” 5 Peygamber’e salât, meleklerin dua, tebrik ve övgülerini ifade ederken, Allah’ın salât etmesi, gerçek mahiyeti ve keyfiyetini tam olarak kavrayamadığımız, sınırlarını kestiremediğimiz bir iltifat, rahmet ve şeref olmalı. 6 Allah, Peygamberi’ne salât ve selâm getirmeyi müminlere bir vazife olarak yüklerken, onu yüceltmeyi imanın bir gereği saymıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ı tesbih etmekle Resûlü’ne saygı yan yana zikredilmiştir. 7 İşte Allah, Elçisi’ne verdiği bu değerden dolayı ona yapılan saygısızlığı kendisine yapılan saygısızlıkla bir tutarak şöyle buyurmuştur: “Şayet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, ‘Biz sadece lafa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk.’ derler. De ki: ‘Allah’la, âyetleriyle ve Peygamberi’yle mi eğleniyordunuz?” 8 Aynı şekilde Allah Teâlâ, herhangi bir yardıma muhtaç olmadığı, bütün kudret ve hâkimiyet elinde olduğu hâlde Peygamberi’ne yapılan yardımı, kendisine yapılmış gibi ifade ederek onun kıymetine işaret etmiştir: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” 9 Bu âyetteki, “Allah’a yardım” ifadesi, O’nun dinine ve Peygamberi’ne yardım şeklinde tefsir edilmiştir. 10 Hz. Peygamber’e verilen bu değer, ona itaatin Allah’a itaatten, ona teslimiyetin Allah’a teslimiyetten bağımsız olmadığını, Allah’a imanın ayrılmaz bir parçası olduğunu kanıtlamaktadır. Nitekim Ebû Hüreyre’nin naklettiği bir sözünde, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiştir. Bana isyan eden, Allah’a isyan etmiştir.” 11 Allah’a giden yol Resûlüne tâbi olmaktan, sözlerini dinlemekten ve dediklerine gönülden boyun eğmekten geçmektedir. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 12 âyeti Peygamber Efendimize ittibâ etmenin Allah’ı sevmenin bir göstergesi ve ispatı olduğu gibi bağışlanmanın, günahlardan arınmanın ve Allah’ın sevgisini kazanmanın da şartı olduğunu bildirmektedir. Yüce Yaratıcı’nın kullarına olan sevgisini ve merhametini onların Peygamberi’nin yolunu takip etmelerine bağlaması,

ona verdiği değerin büyüklüğünü ve nezdindeki ayrıcalığını açıkça ortaya koymaktadır. Peygamber’e itaatin aynı zamanda Allah’ın koyduğu sınırlara riayet ve dolayısıyla Allah’a itaat anlamına geldiğini bildiren bir başka âyette de şöyle buyrulur: “İşte bu (hükümler) Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur.” 13 Bundan dolayıdır ki Kur’an âyetlerine bakıldığında Peygamberi’ne isyan, bir anlamda Allah’ın koyduğu sınırları aşmaktır. 14 Peygamberi’ne karşı gelmek, aynı zamanda Allah’a karşı gelmektir. 15 Peygamberi ile savaşmak, Allah’a savaş açmaktır. 16 Peygamber’in bildirmesi, Allah’ın bildirmesidir. 17 Peygamber’in haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir. 18 Peygamber’in Allah’ın lütfettiklerinden vermesi, Allah’ın vermesi gibidir. 19 Peygamber’e biat etmek, Allah’a biat etmektir. 20 Haddizâtında, “Kim Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiştir.” 21 Zira o kendi arzusuna göre konuşmuyordu, söyledikleri ya Allah’tan gelen bir vahiydir 22 ya da vahyin kontrolündedir. 23 Tabiatıyla böyle bir elçinin emrettiklerine uymak, men ettiklerinden uzak durmak24 inananlar için imanî bir zorunluluktur. O içlerinden herhangi birinin babası değil, peygamberlerin sonuncusu, “hâtemü’l-enbiyâ” idi. 25 Yüce Allah Hz. Muhammed’i (sav) peygamber olarak gönderdiğinde, ona önemli vazifeler yüklerken onu yüksek yetkilerle de donatmıştı. Bundan sonra o, sadece ıssız mağaralarda inzivaya çekilip geceler boyunca tefekküre dalan, 26 gönlünü arındıran bir kişi değil aynı zamanda bütün insanlığa ilâhî vahyi duyuran, onları arındıran, bireysel ve toplumsal hayata ilişkin konularda bilmediklerini onlara öğreten bir davetçi olmuştu. 27 Öncelikli görevi kendisine gelen vahyi insanlara aktarmak ve açıklamaktı. Allah Resûlü ümmetine, ibadetlerin yanı sıra evlilik, boşanma, miras, haramlarhelâller ve ticaret gibi daha pek çok konuya işaret eden âyetlerle ilgili açıklayıcı bilgiler vermişti. Meselâ, “Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı.” 28 âyetinden her türlü alışverişin helâl olduğu anlaşılmasına rağmen Peygamberimiz örneğin, domuz ve içkinin satışını yasaklayarak 29 buna birtakım sınırlar getirdi. Allah, Elçisi’ne Kur’an’da mevcut olan emir ve yasakları açıklama görev ve yetkisinin yanı sıra Kur’an’da olmayan bazı hususlarda da kural koyma yetkisi tanımıştı: “O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar.

Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır.” 30 âyeti onun hem sorumluluklarına hem de yetkilerine işaret etmektedir. Yüce Allah, “Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et.” 31 buyururken Resûl-i Ekrem’in doğrudan ilâhî iradenin gözetimi altında olduğunu bildiriyordu. Hz. Peygamber, vahiyle yönlendirilmediği hususlarda elbette şahsî görüşü ile hareket ediyordu. Ümmü Seleme anlattığına göre iki kişi miras ve kaybolmuş mallar konusunda anlaşamayıp Peygamber’e (sav) gelince Allah Resûlü onlara şöyle demişti: “Bana (vahiy) gelmeyen hususlarda, aranızda, kendi kanaatime göre hüküm veririm.” 32 Peygamberimizin kişisel yargılarının doğruluğu kuşkusuz herhangi birininki ile aynı değildi. Nitekim Hz. Ömer bir gün minberde hitap ederken bu gerçeği şu şekilde ifade etmiştir: “Ey insanlar! Re’y (şahsî kanaat ve düşünce), ancak Resûlullah’a aitse isabetlidir. Çünkü Allah ona (doğruyu bizzat) göstermiştir. Bizim re’ylerimiz ise, (doğru olanı bulmak için gücümüz nispetinde ortaya konan) fikrî gayret ve zandan ibarettir.” 33 Yüce Allah, Hz. Peygamber’i hem fertlerin iç dünyasını aydınlatmak, onları günahlarından arındırmak hem de topluma iyilikten yana olmayı, iyiliği egemen kılmayı öğretmek için görevlendirdi. O, bütün bu yönleriyle âlemler için bir rahmetti. 34 İnsanlara rahmete kavuşma yolunu gösterirken o, rahmetin bizzat kendisiydi. Bu rahmet, azabı açıkça davet edenleri bile kuşatmıştı. Peygamber Efendimizin anlattıkları karşısında Ebû Cehil, “Allah’ım, eğer bu senin katından gelen bir gerçek ise gökten başımıza taş yağdır veya bizi elim bir azaba uğrat.” demişti de bunun üzerine şu âyetler inmişti: “Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.Onlar Mescid-i Harâm’dan (müminleri) alıkoyarken ve oranın bakımına ehil de değillerken, Allah onlara ne diye azap etmesin? Oranın bakımına ehil olanlar ancak Allah’a karşı gelmekten sakınanlardır. Fakat onların çoğu bilmez.” 35 Âyette mağfiret dileyenler olarak zikredilenler, Peygamberimiz Medine’ye geldiğinde hâlâ Mekke’de müşrikler arasında bulunan müminlerdi. Rabbi onu hep himayesi altında tutmuştu. Bu baştan beri böyleydi. Rabbi onu yetim iken barındırmış, arayış içine girdiğinde ona yol göstermiş, yoksul iken onu zengin etmişti. 36 Henüz annesinin karnında altı aylıkken babası vefat etmiş ve yetim kalmıştı. Altı yaşında da annesini kaybettiğinde yapayalnızdı. “O seni bir yetim iken barındırmadı mı?”

buyrulurken onun “dürr-i yetîm” (eşsiz inci) gibi oluşuna da bir işaret vardı. 37 Büyütülen bir çocuk değil, aynı zamanda büyük bir ahlâk örneği 38 ve insanlığı kurtuluşa çağıracak olan bir davetçi ve müjdeleyiciydi. 39 Bu yüzden hep Allah’ın gözetimindeydi ve Allah, Peygamberi’ni insanların zararlarından daima korudu. Yardımı ve merhameti ile insanların saptırmalarından onu emin kıldı. 40 Ona ve onun şahsında bütün inananlara daima ilâhî iradeye teslim olmaları salık veriliyordu. “Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözetimimiz altındasın. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et.” 41 âyeti bu telkinlerden sadece biriydi. Allah Resûlü bütün mahlûkat içerisindeki ayrıcalıklı yerini bir seferinde şu cümlelerle anlatmıştı: “Ben ilk diriltilecek ve ardından cennet elbiselerinden bir elbise giydirilecek olan kimseyim. Sonra arşın sağında duracağım. Yaratılmışlar içerisinde bu makamda benden başka duracak kimse yoktur.” 42 Arşın sağında durmak ile sembolize edilen şey aslında Peygamber’in (sav) Allah’a yakınlığıdır. Bu mekânsal bir yakınlık değil, O’nun nezdindeki itibarı ve değeridir. Bu, kuşkusuz makamların en yücesi olan “makâm-ı mahmûd”dur. Bu, Hz. Peygamber’in kulluğu tercih edişinin karşılığında kavuştuğu bir lütuf, kulluk için taşıdığı arzu ve iştiyakının bir semeresidir. “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin seni, makâm-ı mahmûda (övgüye değer bir makama) ulaştırması umulur.” 43 âyetinde bu hakikatin açıkça ifade edildiğini görmekteyiz. Allah, Sevgili Peygamberimizden dünya nimetleri ile kendi katındakiler arasında seçim yapmasını istediğinde o, Allah katındakileri tercih ederken hiç tereddüt etmemişti. 44 Vefatına beş gün vardı. “Sizden birinin bana dost olmasından (ve böylece Allah’ın dostluğu yanında ikinci bir dostluk oluşmasından) sakınırım. Çünkü Yüce Allah beni, tıpkı İbrâhim’i dost edindiği gibi dost edinmiştir.” buyurdu. 45 Zaten son sözü de “Allah’ım! Refîk-i a’lâya (En Yüce Dosta)!” olmuştu. 46 Allah Teâlâ onu Ahmed diye isimlendirmiş, geleceğini Hz. İsa’nın diliyle İsrâiloğulları’na bildirmişti. 47 Peygamber şairi Hassân b. Sâbit’in ifadesiyle adını adıyla andırmıştı. 48 Allah, Son Elçisi’nin adını ve şanını yüceltti. Onunla ilgili bu ilâhî destek ve ihtimam çarpıcı bir biçimde şöyle vurgulanır: “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı? Senin şanını ve ününü yüceltmedik mi?” 49 Peygamber (sav) istikametinden şaşmadı ve kendisinden önce gönderilen peygamberler gibi o da verilen risâlet görevini en güzel şekilde yerine getirdi. Kuşkusuz Allah’ın bütün elçileri peygamberlik vasfı itibariyle eşitti.

“…Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz…” 50 âyet-i kerimesi, müminlerin imanlarının gereği olarak söylemeleri icap eden söze işaret etmekteydi. Peygamberler silsilesinin son halkası olan Sevgili Peygamberimiz, bütün insanlığa gönderilmekle, sadece kendi toplumlarına gönderilen diğer peygamberlerden ayrıldığını telaffuz ederken, “Hiçbir kula, ‘Ben Yunus b. Mettâ’dan (Yunus Peygamber’den) daha hayırlıyım.’ demek yakışmaz.” 51 sözüyle peygamberlik vasfı itibariyle bütün elçilerin Allah nezdinde eşit olduğunu ifade etmekteydi. Bununla birlikte Kur’an’da “sabırlı ve dirençli (ulü’l-azm)” peygamberlerden bahsedilir: “(Ey Muhammed!) O hâlde, yüksek azim sahibi peygamberlerin sabretmesi gibi sabret…” 52 Bu âyet aynı zamanda Allah Resûlü’nün de bahsedilen ve övülen peygamberlerden biri olduğuna dair bir işareti barındırmaktadır. Resûl-i Ekrem, büyük bir azim ve kararlılıkla görevini ifa etti. Veda Hutbesi’nde buna insanların şahit olmasını istedi. 53 Allah ondan razıydı. O da Rabbinden razı olacaktı. 54

Saygıya En Layık İnsan

Müminlerin annesi Hz. Âişe’ anlatıyor: … “Hatice, (Hz. Peygamber’e) şöyle demişti: “Hayır, Vallahi! Allah seni kesinlikle utandırmaz. Çünkü sen, akrabalık bağlarını sıkı tutar, doğru söz söyler, bakıma muhtaç olan kimselere yardım eder, elinde avucunda olmayana verir, misafiri ağırlar ve haksızlığa uğrayanlara destek olursun…” (B3 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1)

İbn Abbâs (ra) anlatıyor: “’En yakın akrabanı uyar…’ (Şuarâ, 26/214) âyeti inince, Resûlullah (sav) Safâ tepesine çıktı… Ardından şöyle dedi: ‘Ne dersiniz, size şu dağın arkasından (sizinle savaşmak üzere düşman) atlılar geliyor diye haber versem bana inanır mıydınız?’ diye sorunca onlar, ‘Biz senin hiç yalan söylediğini görmedik.’ demişlerdi…” (B4971 Buhârî, Tefsîr, (Leheb) 1) *** Misver b. Mahreme ve Mervân’ın birbirlerinin sözünü doğrulayarak naklettikleri habere göre… (Kureyş’in ileri gelenlerinden) Urve (b. Mes’ûd) (Hudeybiye görüşmelerinden dönüşte) Kureyşlilere şöyle demişti: “Ey kavmim! Vallahi, ben birçok kralın huzuruna çıktım; heyet olarak Kayser’e, Kisrâ’ya ve Necâşî’ye gittim. Vallahi, Muhammed’in ashâbının ona tazim ettiği kadar hiçbir krala adamlarının tazim ettiğini görmedim…” (B2731 Buhârî, Şurût, 15)

Kâbe tarihî süreç içerisinde çeşitli sebeplerden ötürü hasar görmüş ve her defasında, Mekke’deki kabileler tarafından onarılmıştı. Son olarak Cürhüm kabilesinin tamir ettiği Kâbe, yağan yağmurlardan ve sellerden etkilenerek aşınmıştı. Resûlullah’ın mensup olduğu Kureyş kabilesi, Kâbe’yi yeniden onarmaya karar vermişti. Her kabile ayrı ayrı taş toplamak suretiyle Hacerülesved’in konulacağı yere kadar Kâbe’nin duvarlarını örmüşler, sıra Hacerülesved’in yerine konulmasına gelince kabileler arasında anlaşmazlık çıkmıştı. Neredeyse bu anlaşmazlık yüzünden aralarında savaş çıkacaktı. Hz. İbrâhim tarafından, tavafın başlangıç noktasını belirlemek için yerleştirilen bu taşı yerine koyma şerefini kimseyle paylaşmak istemiyorlardı. Abdüddâroğulları içi kan dolu bir kap getirmiş ve bu kabın içindeki kana ellerini sokmak suretiyle Adîoğulları ile ölümüne sözleşmişlerdi. Bu olay üzerine Kureyş dört beş gün beklemiş, sonra Mescid-i Harâm’da toplanıp istişare etmişler ancak anlaşamamışlardı. En sonunda Kureyş’in en yaşlısı olan Ebû Ümeyye b. Muğîre’nin teklifi üzerine Harem-i Şerîf’in kapısından ilk giren kişinin hakemliğini kabul etmek üzere anlaşmışlar ve gelecek olan kişiyi beklemeye başlamışlardı. Harem-i Şerîf’in Benî Şeybe Kapısı’ndan ilk olarak kendisine el-Emîn (güvenilir kişi) lakabını verdikleri genç Muhammed (sav) girmişti. Onu gördüklerinde, “Bu gelen, kendisini sevdiğimiz güvenilir (Emîn) kimsedir; bu, Muhammed’dir.” diyerek memnuniyetlerini ifade etmişlerdi. Kendisine aralarındaki anlaşmazlığı anlatarak hakemlik etmesini istediklerinde Hz. Muhammed onların bu güvenlerini boşa çıkarmayacak ve herkesi memnun edecek bir çözüm sundu. Hacerülesved’i ortaya serilen bir örtünün üzerine koydu ve her kabile bu örtünün bir ucundan tutarak taşı konulacağı yere kaldırdı. Muhammedü’l-Emîn taşı örtünün üzerinden aldı ve yerine koydu. 1 Herkes bu duruma razı olmuş, kimseden bir itiraz gelmemişti. Aralarında anlaşmazlığa sebep olan taşı Hz. Muhammed’in (sav) yerleştirmesine razı olmalarında onun toplumdaki itibarı da etkili olmuştur. Câhiliye toplumunda insanı saygın kılan temel özelliklerin başında mensup olduğu kabilenin soylu oluşu gelmekle birlikte, kendisinin

güvenilir olması, akrabayı gözetmesi, cömertliği, güçsüzü koruması, yetimi kollaması, komşusuna iyilik yapması gibi ahlâkî erdemler de kişiye, toplumda itibar ve saygınlık kazandırmakta idi. 2 Döneminin en soylu kabilelerinden3 birine mensup olmasının yanında, sahip olduğu ahlâk ve üstün meziyetler Hz. Peygamber’i toplumda ayrıcalıklı hâle getirmişti. Yetim büyüyen, çobanlık yapan, hayatını kazanmak için ticaretle uğraşan bir ismin bu derece saygın bir konuma sahip olması, elde ettiği itibar ve saygı sadece kabilesinin soylu oluşuyla izah edilemezdi. Hacerülesved hakemliğinde görüldüğü gibi güvenilir oluşu, ona bu itibarı ve saygınlığı kazandıran en önemli özelliğiydi. Nitekim o dönemde ticaretle uğraşan Hz. Hatice de dürüst ve güvenilir olmasından dolayı kervanında çalıştırmak üzere onu tercih etmişti. Kendisiyle bir süre çalıştıktan sonra onu toplumda saygın bir yere oturtan bu ahlâkını yakından görme imkânına sahip olmuş ve hayran kalmıştı. Ahlâkî değerlerin yozlaştığı bir dönemde Hz. Peygamber’in takdire şayan ahlâkını, bu değerleri unutmayan ve bunlara kıymet veren Hz. Hatice takdirle karşılamış ve kendisine evlilik teklifi etmiştir. Güzel ahlâkından dolayı onunla evlenen Hz. Hatice ilk vahyin tedirginliğini yaşayan Hz. Peygamber’i teselli ederken de bu değerlere vurgu yapmış ve Allah’ın kendisini utandırmayacağını söylemişti: “Hayır, Vallahi! Allah seni kesinlikle utandırmaz. Çünkü sen, akrabalık bağlarını sıkı tutar, doğru söz söyler, bakıma muhtaç olan kimselere yardım eder, elinde avucunda olmayana verir, misafiri ağırlar ve haksızlığa uğrayanlara destek olursun.” 4 Toplumda böyle önemli bir saygınlığı olan Peygamberimiz kendisine risâlet verilip de dinin emirlerini tebliğ etmeye başladığında çeşitli itirazlarla karşılaşmıştı. Kendisine duyulan güven ve sahip olduğu saygın konum sebebiyle Mekkelilerin onun ahlâk ve şahsiyeti hakkında hiçbir endişeleri olmamasına rağmen, yine de getirdiği öğretiye itiraz etmişlerdi. Şahsiyetinde var olan üstün değerleri inkâr edemeseler de 5 yeri gelmiş onu delilik, şairlik, sihirbazlık, şaşkınlık ile suçlamışlardı. Oysa risâlet sonrası “En yakın akrabanı uyar.” 6 âyeti inince, Hz. Peygamber ilk olarak açıktan tebliğ etmek üzere bir gün Safâ tepesine çıkıp bütün Kureyş’e seslenmiş ve toplandıklarında onlara, “Ne dersiniz, size şu dağın arkasından (sizinle savaşmak üzere düşman) atlılar geliyor diye haber versem bana inanır mıydınız?” diye sorunca onlar, “Biz senin hiç yalan söylediğini görmedik.” demişlerdi. 7

Hz. Peygamber’e olan güvenlerini bu şekilde ifade etmelerine rağmen onun çağrısını kabullenmek işlerine gelmemişti. Nitekim Kur’an onların bu tavrını şöyle tasvir etmekteydi: “Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar fakat o zalimler Allah’ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar.” 8 Hz. Peygamber’in tebliğini etkisiz kılabilmek için öncelikle onun insanlar nezdindeki saygın konumunu zedelemeleri gerektiğini fark edince yeni söylemler geliştirmeye çalıştılar: “Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: ‘Bu, yalancı bir sihirbazdır. İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!’ İçlerinden ileri gelenler, ‘Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dinî inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur’an) içimizden ona mı indirildi?’ diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim zikrimden (Kur’an’dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.” 9 Rum kralı Hirakl, ticaret için Şam’a gelen Ebû Süfyân ve arkadaşlarını, peygamberliğini ilân eden kişi hakkında bilgi almak üzere sarayına davet etmişti. Henüz Müslüman olmayan Ebû Süfyân’ın Hz. Peygamber’le ilgili yaptığı şu itiraf, aslında müşriklerin Allah Resûlü’nün saygınlığını inkâr edemediklerinin açıkça dile getirilmesinden başka bir şey değildi: “Vallahi, yalancılıkla itham edilmekten korkmasaydım, onun (Peygamber’in) hakkında yalan ithamlarla ileri geri konuşacaktım.” Aralarında geçen konuşmada Hirakl’ın Hz. Peygamber’le ilgili olarak, “Hiç anlaşmaya ihanet ettiği oldu mu?” sorusuna “Hayır! O yaptığı anlaşmaya ihanet etmez ancak biz şimdi onunla bir süreliğine ateşkes yaptık. Bu süre içinde ne yapacağını bilmiyoruz.” şeklinde cevap vermişti. Ardından Ebû Süfyân’ın bu cevabıyla ilgili olarak, “Onunla ilgili olumsuz bir söz olarak, konuşmama ancak bu sû-i zannımı sokuşturabildim.” şeklindeki kendi itirafı da oldukça dikkat çekicidir. 10 Ebû Süfyân’ın sözünü ettiği ateşkes, Hudeybiye Antlaşması’dır. Müşriklerle Müslümanlar arasında yapılan bu antlaşmanın maddelerinden biri, müşrikler tarafından Müslüman olup da Müslümanların yanına giden biri olursa müşriklere geri iade edileceğine dairdi. Bu antlaşma yapılmış fakat henüz tamamlanıp imzalanmamıştı. Tam bu sırada, Müslüman olduktan sonra müşriklerin eziyetleriyle karşılaşan ve ayaklarından zincirlenerek hapsedilen Ebû Cendel kaçarak Müslümanlara sığınmıştı. Ebû Cendel müşriklerin antlaşma imzalamak üzere gönderdiği elçi Süheyl b. Amr’ın oğlu idi.

Süheyl antlaşma gereği Resûlullah’tan oğlunu iade etmesini istedi. Daha antlaşma imzalanmamış olmasına rağmen Allah Resûlü sözünden dönmedi ve Ebû Cendel’i iade etti. 11 Bu olay, Ebû Süfyân’ın ateşkes sürecinde Hz. Peygamber’in tavrının belli olmadığıyla ilgili dile getirdiği sû-i zannının da yersizliğini gösteriyordu. Hz. Peygamber’in bu saygın ve itibarlı konumu sadece müşriklerce değil Yahudi ve Hıristiyanlar arasında da kabul gören bir durumdu. Hz. Peygamber Medine’ye vardığında, onu görmeye gelen Yahudi bilginlerinden Abdullah b. Selâm, onunla görüştükten sonra “Resûlullah’ın yüzünü gördüğümde hemen anladım ki onun yüzü, bir yalancı yüzü değildir.” 12 demişti. Hz. Peygamber’in saygınlığını, onun yüz ifadelerinden okuyan ve etkilenen bu bilge zât çok geçmeden İslâm’ı seçmişti. Yine Yahudilerin kendi meselelerinde hakemlik etmesi için Hz. Peygamber’e başvurmaları da ona olan güvenlerini ortaya koyması açısından zikre değerdi. 13 Resûlullah’a gelen vahiyler de onun Allah nezdindeki ayrıcalıklı durumuna vurgu yapmaktaydı. Toplumda zaten var olan saygınlığı, peygamberlik sonrasında Allah katındaki değerini vurgulayan âyetlerle güçlendirilmişti. Kur’an’ın bu vurgusu, Hz. Peygamber’i inananların nazarında daha da yüceltmişti. Müslümanların, Allah’ın ve Peygamberi’nin önüne geçmeme konusunda uyarılmaları, 14 onun yanında yüksek sesle konuşmamalarının emredilmesi, 15 onun herhangi biri olmayıp Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusu olduğunun vurgulanması, 16 Allah’a itaatin yanında Resûlü’ne itaatin emredilmesi, 17 kendisine tâbi olunması hâlinde bunun Allah’ın sevgisini kazanmaya vesile olacağının belirtilmesi, 18 anlaşmazlığa düştüklerinde onu hakem tayin edip verdiği kararı itiraz etmeksizin uygulamalarının istenmesi, 19 peygamberi her şeyden ve herkesten çok sevmenin imanla ilişkilendirilmesi 20 muhatapları nazarında onun ağırlığını ve saygınlığını pekiştirmişti. Böylece Cenâb-ı Allah kendi nezdinde saygın bir konum bahşettiği peygamberinin bu durumunu Müslümanların kalbine de yerleştirmişti. İslâm’ın Hz. Peygamber için öngördüğü bu saygınlık sahâbenin onunla olan ilişkilerini şekillendirmişti. Sahâbenin Resûlullah’la olan konuşmalarında kullandıkları, “Anam babam sana feda olsun!” cümlesi ona olan bağlılıklarının, Resûlullah kendilerine bir şey sorduğunda söyledikleri, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” cevabı ise Allah ve Resûlü’ne olan saygı ve teslimiyetlerinin bir ifadesiydi. Bu bağlamda Allah Resûlü’nün getirdiği

ilâhî emirlere itaat ve iman eden sahâbe ona karşı saygısız davranışlarda bulunmaktan kaçındıkları gibi bazı bedevîlerin kaba davranışlarına da müdahale etmek istemişlerdi. 21 Zira Kur’an’ın Allah ve Resûlü’nü incitenlerle ilgili şu uyarısı onların zihinlerinde çok canlıydı: “Allah ve Resûlü’nü incitenlere Allah, dünyada ve âhirette lânet etmiş ve onlar için aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.” 22 Kureyş’in ileri gelenlerinden Urve b. Mes’ûd’un, Hudeybiye görüşmeleri dönüşünde Resûlullah’la ilgili olarak Kureyşlilere, “Ey kavmim! Vallahi, ben birçok kralın huzuruna çıktım; heyet olarak Kayser’e, Kisrâ’ya ve Necâşî’ye gittim. Vallahi, Muhammed’in ashâbının ona tazim ettiği kadar hiçbir krala adamlarının tazim ettiğini görmedim.” 23 şeklindeki beyanı da muhatapları nazarında Resûlullah’ın saygınlığının açık bir ifadesidir. Bununla birlikte Resûlullah gerek kendisine inananlar, gerekse inanmayanlar nazarındaki bu saygın ve itibarlı konumunu hiçbir zaman gurur ve kibir vesilesi yapmamıştır. Aksine müminleri yanlış anlamalara ve uygulamalara sebep olabilecek saygı gösterileri ve davranışlardan uzak durmaları konusunda özellikle uyarmıştır. 24 Sahâbe’nin Hz. Peygamber’e olan bu sevgi ve saygısı ona salavât getirmeyi salık veren Kur’an âyetleri ve nebevî öğretiyle de pekiştirilmiştir. Kur’an’da, “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm edin.” 25 buyrulur. Peygamberimiz de “Kıyamet günü insanların bana en yakın olacak olanı, bana en çok salavât getirenidir.”, 26 “Bana salavât getiriniz. Çünkü nerede olursanız olun, sizin salavâtınız bana ulaşır.” 27 diyerek kendisine salavât getirmelerini Müslümanlara öğütlemiştir. Zira salavât sadece Hz. Peygamber’i anmak ya da ona dua etmek değildir. Onu yâd etmeye, dolayısıyla onun öğretilerini ve sünnetini hatırlamaya bir vesiledir. Peygamberi’ne salavât getiren müminler sadece onu hatırlamakla yetinmemeli hayatını onun öğretileri doğrultusunda şekillendirmeli ona lâyık ümmet olmaya çalışmalıdırlar. Bu bağlamda sahâbeden sonraki nesillerin de ona salavât getirmesi ve onu anması, Hz. Peygamber’in manevî saygınlığının, otoritesinin ve ümmetiyle olan sıkı ilişkisinin devamını sağlaması açısından önem arz etmektedir. Cenâb-ı Allah Son Peygamber’ine diğer peygamberler arasında da saygın bir konum bahşetmiştir. Onlardan kendilerine verdiği kitap ve hikmetten sonra bunları doğrulayıcı olarak göndereceği Peygamberi’ne iman edeceklerine dair söz almıştır. 28 Müminlerden ise kendi peygamberlerine

iman ettikleri gibi Allah’ın diğer bütün peygamberlerine de aralarında ayrım yapmaksızın iman etmelerini istemiştir. 29 Bu nedenle Müslümanlar nazarında bütün peygamberler saygındır. Bütün Müslümanlar kendi peygamberlerine iman ettikleri gibi bu peygamberlere de iman eder ve aynı şekilde en ufak bir saygısızlık yapmaktan da sakınırlar.