Efendimiz (s.a.s)’in İsimleri

Câbir b. Abdullah el-Ensârî’nin naklettiğine göre, Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Benim adımla (çocuklarınızı) adlandırın, ama künyemi kimseye vermeyin! Zira ben ancak Kâsım (paylaştıran) olarak gönderildim ve (dağıtılması gerekenleri) aranızda taksim etmekteyim.” (B6196 Buhârî, Edeb, 109; M5591 Müslim, Âdâb, 5)

Ebû Musa el-Eş’arî şöyle demiştir: “Resûlullah (s.a.s.) bize kendini şu isimlerle isimlendirirdi: ‘Ben Muhammed’im, Ahmed’im, (peygamberlerin ardından gelen) elMukaffî’yim, (insanların arkamda toplandığı) el-Hâşir’im, Tevbe Peygamberi’yim, Rahmet Peygamberi’yim.’ ” (M6108 Müslim, Fedâil, 126)

ez-Zührî’nin işittiğine göre, Muhammed b. Cübeyr b. Mut’im, babasından şunları nakletmiştir: Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ben, Muhammed’im. Ben, Ahmed’im. Ben, küfrün benimle mahvedildiği el-Mâhî’yim. Ben, insanların arkamda toplandığı el-Hâşir’im. Ben, el-Âkıb’ım.” el-Âkıb, kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olandır. (M6105 Müslim, Fedâil, 124; B3532 Buhârî, Menâkıb, 17)

Atâ b. Yesâr anlatıyor: “Abdullah b. Amr b. Âs (ra) ile karşılaştığım ve ‘Bana Resûlullah’ın (s.a.s.) Tevrat’ta geçen sıfatlarını anlatır mısın?’ dedim. O da şöyle dedi: ‘Elbette! Vallahi o, Kur’an’daki bazı sıfatlarıyla Tevrat’ta da vasıflandırılmıştır: ‘Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı ve ümmîleri koruyucu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve resûlümsün. Ben sana “el-Mütevekkil” adını verdim. (Bu peygamber), kötü huylu, katı kalpli biri olmadığı gibi, çarşılarda/pazarlarda bağırıp çağıran biri de değildir. O, kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Bilakis affeder, bağışlar…’” (B2125 Buhârî, Büyû’, 50)

İbn Abbâs’ın işittiğine göre, Hz. Ömer (ra) minberde şunları söylemiştir: “Ben Peygamber’i (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: ‘Hıristiyanların Meryem oğlunu (İsa’yı) övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırılık göstermeyin. Şüphesiz ki ben Allah’ın kuluyum. Onun için bana ‘Allah’ın kulu ve resûlü’ deyin.” (B3445 Buhârî, Enbiyâ, 48)

Mekke’nin hatırlı sakinlerinden olan Abdülmuttalib, birkaç ay evvel evlendirdiği oğlu Abdullah’ın mürüvvetini görecekti. Ne var ki takdir-i ilâhî, genç Abdullah’ın, doğacak oğlunu görmesine izin vermeyecekti. Abdülmuttalib, evlât acısıyla yanıp tutuşan yüreğini, oğlunun yadigârı olarak dünyaya gelen torunuyla soğutacak, onunla teselli bulacaktı. Güzeller güzeli torunu için akîka kurbanı olarak bir koç kesti. Herkes onun bu sevimli yetime ne ad verdiğini merak etmekteydi. Hemen sordular: “Doğumu münasebetiyle bize ziyafet verdiğin bu oğluna ne ad koydun?” “Muhammed adını verdim.” dedi Abdülmuttalib. Bu isim oradakilerin çok da aşina olduğu bir isim değildi. Bu nedenle tekrar sordular Abdülmuttalib’e: “Ey Ebu’l-Hâris! Bu çocuğa neden babalarından birinin ismini değil de Muhammed adını verdin?” Böyle bir toruna kavuşmanın sevinci içerisinde şu hikmetli cevabı verdi dede: “İstedim ki onu Yüce Allah göklerde, insanlar da yeryüzünde övsün!”  (TD3/32 İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk, III, 32.)

Evet, yerinde bir deyişiyle, “el-esmâ tenzilü mine’s-semâ.” “İsimler semadan iner.” Yani isimleri âdeta Yüce Allah takdir buyurur ve uygun isimleri uygun kullarına yazar… Bazı âlimlerin dediği gibi, aslında torununa bu ismi koymasını ona Yüce Allah ilham etmişti. Çünkü “övülen, övgülere lâyık” anlamına gelen “Muhammed” ismi, bütün hayırlı sıfatları kapsayan bir anlam taşımaktaydı. İsim ile müsemma, yani isim ile bu ismin sahibi arasındaki uygunluk çok geçmeden gün gibi açığa çıkacaktı. Feraset ve basiret sahibi olan bu dede, umduğuna fazlasıyla erişecek, tam da onun istediği gerçekleşecekti. Yüce Allah bu sevimli yetimi bizzat kendisi himaye edecek, ona doğru yolu gösterecekti. Bu kıymetli yavruyu son peygamber olarak seçecek ve ona vahiy indirecekti. Onu sadece son kitabında değil, önceki kitaplarda da nice övgülerle yâd edecekti. Nitekim Yüce Allah, Resûlü’nün geleceğini İncil’de Hz. İsa’nın ağzıyla müjdelemiş, üstelik onun güzel isimlerinden birini de zikretmişti: “Hani bir vakit Meryem oğlu İsa şöyle demişti: ‘Ey İsrâiloğulları! Ben Allah’ın size gönderdiği Resûlü’yüm. Benden önceki Tevrat’ı tasdik etmek, benden sonra gelecek ve ismi “Ahmed” olacak bir Resûlü müjdelemek üzere gönderildim.” (Saff, 61/6.)

Hz. Ali’den nakledilen bir rivayete göre Allah Resûlü de bir vesile ile muhtemelen bu âyete atıfta bulunmakta ve önceki peygamberlere verilmediği hâlde kendisine verilen bazı ayrıcalıklar içerisinde “Ahmed” diye isimlendirildiğini de belirtmektedir. (HM763 İbn Hanbel, I, 98.)

Kur’ân-ı Kerîm’de ise Yüce Allah onu dört yerde “Muhammed” ismiyle anmıştı:

“Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür.” (Fetih, 48/29.)

“Muhammed, sadece bir elçidir…” (Âl-i İmrân, 3/144.)

“İman edip güzel işler yapanların ve Rableri tarafından gerçeğin ta kendisi olarak Muhammed’e indirilen vahye iman edenlerin günahlarını örtüp, hâllerini düzeltir.” (Muhammed, 47/2.)

“Muhammed, sizden birinin babası değildir. Lâkin Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzâb, 33/40.)

Bu âyetin son ifadesinde yer alan, “hâtemü’n-nebiyyîn” yani “peygamberlerin sonuncusu” nitelemesi, hem Allah Resûlü’nün kendi hadislerinde,  hem de sahâbenin dilinde tekrarlanan önemli sıfatlarından birisiydi.

Bazı vesilelerle Muhammed ismini Hz. Peygamber kendisi de zikrederdi.

Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre Resûlullah (s.a.s.) Kureyş’in kendisine yönelik birtakım olumsuz tavırlarına karşı şöyle demişti: “Kureyş’in sövmesini ve lânetini Allah’ın benden nasıl da s.a.s.uşturduğuna şaşırmıyor musunuz? Onlar beni kötüleyip sövseler de, ben (övülmüş) Muhammed’im!” (B3533 Buhârî, Menâkıb, 17)

Ashâbdan Berâ’ b. Âzib, Allah Resûlü ile Mekke müşrikleri arasında yapılan Hudeybiye Antlaşması’nda Peygamberimizin ismi ile ilgili tartışmayı şöyle anlatır: “Peygamber (s.a.s.) hicretin altıncı yılı Zilkade ayında umre yapmak üzere yola çıktı. Peygamber’in Mekke’ye girmesini kabul etmeyen Mekkeliler buna izin vermediler. Nihayet Allah Resûlü, (ertesi yıl Mekke’de) üç gün ikamet etmek üzere, Mekkelilerle bir barış antlaşması yaptı. Antlaşmayı yazdıkları zaman, ‘Bu, Allah Resûlü Muhammed’in (s.a.s.) antlaşma yaptığı yazıdır.’ başlığını atınca, Mekkeli müşrik elçileri, ‘Bizler senin Allah Resûlü olduğunu kabul etmiyoruz. Eğer biz senin Allah Resûlü olduğunu bilseydik, senin Mekke’ye girmeni engellemezdik. Sen, Abdullah oğlu Muhammed’sin!’ dediler. Buna cevaben Resûlullah, ‘Ben hem Allah’ın Resûlü’yüm, hem de Abdullah’ın oğlu Muhammed’im!’ dedi. Sonra da Ali’ye, ‘Resûlullah’ lafzını silmesini söyledi. Ancak Ali, ‘Hayır, vallahi ben Resûlullah ibaresini aslasilmem!’ dedi. Bunun üzerine Resûlullah yazıyı aldı ve ‘Bu, Muhammed b. Abdullah’ın yaptığı antlaşmadır.’ diye yazdırdı.” (B2699 Buhârî, Sulh, 6)

Kendi soyu ile ilgili bir konuşmasında ise Allah Resûlü kendisini, “Ben Abdülmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed’im.” şeklinde takdim etmişti. (T3608 Tirmizî, Menâkıb, 1)

Bilindiği gibi Araplarda hemen herkesin bir ismi, bir künyesi, bir de lakabı vardı. Baba, ilk doğan oğlun ismi ile anılır ve “falanın babası” şeklinde künye verilirdi. Allah Resûlü’nün künyesi de ilk oğlunun Kâsım olması sebebiyle “Kâsım’ın babası” anlamına gelen “Ebu’l-Kâsım” idi. Bir toplumda aynı isim ve künyelerin konulması ise bazı karışıklıklara sebep olabilmekteydi. Bu durum, bizzat Allah Resûlü için de geçerliydi.

Câbir b. Abdullah şöyle anlatmaktadır: “Bizden bir adamın oğlu dünyaya geldi ve adını Muhammed koydu. Bunun üzerine çevresi ona, ‘Resûlullah’ın (s.a.s.) ismini koymana müsaade etmeyiz.’ dediler. O da çocuğunu sırtına alıp onu Peygamber’e (s.a.s) getirerek şöyle dedi: ‘Yâ Resûlallah! Bir oğlum dünyaya geldi ve adını Muhammed koydum. Ama kavmin bana, “Resûlullah’ın (s.a.s.) ismini koymana müsaade etmeyiz.” dediler.’ Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), ‘Benim adımla (çocuklarınızı) adlandırın, ama künyemi kimseye vermeyin! Zira ben ancak Kâsım (paylaştıran) olarak gönderildim ve (dağıtılması gerekenleri) aranızda taksim etmekteyim.’ (B6196 Buhârî, Edeb, 109) buyurdular.”

Câbir, Hz. Peygamber’in ismini koymakla ilgili yaşadıkları bir başka olayı ise şöyle anlatmaktadır: “Ensardan bir adamın oğlu dünyaya geldi ve adını Kâsım koydu. Biz, ‘Sana Ebu’l-Kâsım künyesini vermeyiz. Hatta ‘gözün aydın’ diyerek seni tebrik dahi etmeyiz! (Sana aynı gözle bakmayız, aynı saygıyı göstermeyiz.)’ dedik. Bunun üzerine gelip bunu Peygamber’e (s.a.s) anlatınca, ‘Sen oğlunun adını Abdurrahman koy!’ buyurdular.” (M5595 Müslim, Âdâb, 7)

Enes b. Mâlik’in anlattığı şu hadise Resûl-i Ekrem’in neden böyle bir yasaklamaya ihtiyaç duyduğunu açıklamaktadır: “Hz. Peygamber bir gün Bakî’ Mezarlığı civarında çarşıda idi. Bir adam arkadan, ‘Ey Kâsım’ın babası!’ diye seslendi. Peygamber hemen dönüp baktı o zâta. Fakat adam (başka birine işaret ederek), ‘Ben seni kastetmedim, ben şunu çağırmıştım.’ dedi. Bunun üzerine Peygamber, ‘Benim adımla isimlenin, fakat künyemi kimseye vermeyin!’ buyurdu.” (B2120, B2121 Buhârî, Büyû’, 49.)

Bu rivayetten de anlaşılıyor ki Hz. Peygamber, kendisine ait olan “Ebu’l-Kâsım” künyesini kendi hayatı süresince kullanılmasını uygun bulmamıştı. Hayatından sonra ise kişinin ilk oğlunun adını Kâsım koyması ve Arap âdetine göre de “Ebu’l-Kâsım” künyesini kullanmasında bir sakınca yoktu. Nitekim bir defasında Hz. Ali, “Ey Allah’ın Resûlü! Senden sonra çocuğum olursa ona senin adını koyup, senin künyeni verebilir miyim?” diye sorunca Resûlullah (s.a.s.), “Evet.” cevabını vermişti. Hz. Ali’ye göre bu, kendisi için verilmiş özel bir izindi. (T2843 Tirmizî, Edeb, 68)

Câbir’in naklettiği bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.s.), “Benim ismimle isimlenmiş olan kimse, künyemi; künyemi almış olan ise ismimi almasın!” buyurmuştu. (D4966 Ebû Dâvûd, Edeb, 67) Buradan anlaşılan husus, bir kimsenin Hz. Peygamber’in hem isim, hem de künyesini kullanmak suretiyle herhangi bir kargaşaya sebep olmaması gerektiğiydi. Zaten Hz. Peygamber’in ilgili yasağı da bu karışıklığı önlemeye yönelik olup, onun hayatı ile sınırlıydı. Vefatından sonra sadece Hz. Ali değil, Hz. Ebû Bekir, Sa’d b. Ebû Vakkâs gibi birçok sahâbî oğullarına, torunlarına Muhammed ve Kasım gibi isimler vermişlerdi. (BS19874 Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 511.)

Yüce Allah bir âyet-i kerimede, habibini kendi isimlerinden bazıları ile yâd etmişti: “Andolsun, size içinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı raûf ve rahîmdir.” (Tevbe, 9/128.) Allah Teâlâ’nın iki güzel ismi olan Raûf ve Rahîm çok şefkatli, çok merhametli demektir. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber’e bazen, “Ey Resûl!” , bazen de, “Ey Peygamber!” şeklinde hitap eder. Yine Elçisi’nden bahsederken onu, “en-nebiyyü’l-ümmiyyü” (ümmî peygamber) ve “rahmetün li’l-âlemîn” (âlemlere rahmet) olarak vasıflandırır. Buradan hareketle Allah Resûlü de kendisini, “Rahmet Peygamberi” diye niteler. (M6108 Müslim, Fedâil, 126.) Aynı şekilde birçok âyette “Resûl” , “er-Resûl” , “Resûlullah” , “Resûlühû” , “Resûlünâ” kelimelerinin Peygamberimiz için kullanıldığı görülmektedir. Yine Rabbimiz onu bazen “abdinâ” (kulumuz), bazen de “biabdihî” (kendi kulu) şeklinde anmaktadır. Yüce Allah’ın Peygamberimizi kendisine nispet ederek bu şekilde anması, şüphesiz Resûlü’ne karşı bir taltif anlamını taşır. Bazı sûrelerde ise Yüce Allah, Elçisi’ne, “Ey el-Müzzemmil!” , (Müzzemmil, 73/1.) “Ey el-Müddessir!” (Ey örtüsüne bürünen!) (Müddessir, 74/1.) şeklinde hitap eder. Bu tür hitaplar, ilk vahiy tecrübesi karşısında endişe ve heyecanla yatağına girip örtüsüne bürünen Hz. Peygamber’in o andaki hâlini nitelemektedir.

Kur’an’da açıkça zikredilen bu nitelemelerin bir kısmı isim, çoğu ise sıfattır. Bu sıfatlar içinde bazıları ile kastedilenin Peygamberimiz olup olmadığı ihtilâflıdır. Meselâ, “O, kendisine uyulandır, emîndir.” (Tekvîr, 81/21.) âyetinde sözü edilen “emîn” âlimlerimizin çoğuna göre Cebrail, bazılarına göre ise Hz. Peygamber’dir.   Müfessirlerimiz, “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir burhan geldi ve sizlere apaçık bir nur indirdik.” (Nisâ, 4/174.) âyetinde sözü edilen “burhan” ile Peygamber Efendimizin kastedildiğini, (TT9/427 Taberî, Câmiu’l-beyân, IX, 427)  “nur”un ise Kur’ân-ı Kerîm’e işaret ettiğini belirtmişlerdir. (TT9/427 Taberî, Câmiu’l-beyân, IX, 427-428)

Allah Resûlü zaman zaman isim ve sıfatlarından kendisi de söz etmiştir. Cübeyr b. Mut’im’in naklettiği bir hadiste ise Allah Resûlü, “Ben, Muhammed’im. Ben, Ahmed’im. Ben, küfrün benimle mahvedildiği el-Mâhî’yim. Ben, insanların arkamda toplandığı el-Hâşir’im. Ben, el-Âkıb’ım.” buyurur. (B3532 Buhârî, Menâkıb, 17)

Bazı rivayetlerde, “Ve ene nebiyyü’l-melhame” ifadesi yer almaktadır. (MŞ31684 İbn Ebû Şeybe, Musannef, Fedâil, 1) Büyük dil âlimi İbn Manzûr’un verdiği bilgilere göre “melhame” tabiri, hem “savaş”, hem de “sulh ve uzlaştırma” anlamına gelmektedir. ( LA44/4012 İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, XXXX, 4012.) Ancak her nedense öteden beri ilk anlam öne çıkartılmış ve bu ibare genellikle “savaş peygamberi” şeklinde anlaşılmıştır. Oysa ikinci anlamı alındığında ibare, “Ben, sulh peygamberiyim, insanların aralarını düzeltirim.” anlamına gelecektir. Allah Resûlü’nün Medine döneminde ancak Allah kendisine izin verdikten sonra müşriklere karşı savaşmak zorunda kaldığı tarihî bir gerçektir. Buradan hareketle Hz. Peygamber, “Savaş Peygamberi” şeklinde nitelenebilirse de, Rahmet Peygamberi’nin bu savaşları bile yine sulh için yaptığı, savaş ve barışta rahmet yönünün ağır bastığı unutulmamalıdır. Yapılan bazı araştırmalara göre bütün bu s.a.s.aşlar, onun yirmi üç yıllık risâlet hayatının sadece yüzde ikisini kapsamaktadır. Buna göre, hayatının neredeyse tamamına yakınını sulh için geçiren, uzlaşı adına çaba sarf eden Efendimizi, “Barış Peygamberi” olarak anmak daha isabetli olacaktır. Dolayısıyla yukarıdaki hadisin “Tevbe Peygamberi’yim, Rahmet Peygamberi’yim, Barış Peygamberi’yim.” şeklinde anlaşılması, hem sîret gerçeği açısından, hem de “tevbe, rahmet ve barış” kavramlarının birbirlerini tamamlayan unsurlar olması bakımından daha uygundur.

Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in Tevrat’taki isim ve sıfatlarından söz edildiği anlatılmaktadır. Ehl-i kitap kültürüne aşina olan sahâbîlerden Abdullah b. Amr b. Âs’a Resûlullah’ın (s.a.s.) Tevrat’ta yazılı olan sıfatları sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Vallahi o, Kur’an’daki bazı sıfatlarıyla Tevrat’ta da vasıflandırılmıştır: ‘Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı ve ümmîleri koruyucu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve resûlümsün. Ben sana “el-Mütevekkil” adını verdim.(Bu peygamber), kötü huylu, katı kalpli biri olmadığı gibi, çarşılarda/pazarlarda bağırıp çağıran biri de değildir. O, kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Bilakis affeder, bağışlar…’” (B2125 Buhârî, Büyû’, 50.)

Allah Resûlü’nün bu rivayette anlatılan vasıfları ile şu âyette anlatılanlar büyük ölçüde örtüşmektedir: “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/159.)

Peygamber Efendimizin Kur’an’da ve hadislerde belirtilen isimleri sanıldığı kadar fazla değildir. Birbirinden güzel birkaç isim, onun Cenâb-ı Hakk’ın yanındaki yerini, seçkinliğini gösterir. Daha sonraları kültür tarihimizde âyetler ve hadisler taranarak, Allah Resûlü hakkındaki hitap ifadeleri ve fiiller, birer sıfat-isim olarak derlenmiştir. Bir kısmı hâlen yazma olan, bir kısmı basılan bu konuyla ilgili eserlerde olsun, “Delâilü’l-Hayrât” türü eserlerde olsun, Allah’ın doksan dokuz güzel ismi olan Esmâ-i Hüsnâ’ya denk getirmek üzere, Peygamberimizin isim ve sıfatlarını da doksan dokuz olarak tespit edenler olduğu gibi, dört yüze hatta binlere kadar çıkaranlar dahi olmuştur. Peygamber sevgisine dayalı bir arayışın ürünü olan bu derlemelerdeki verileri, isim olarak değil, Hz. Peygamber’in çeşitli sıfat ve vasıfları olarak okumak gerekecektir.

Sevgili Peygamberimizin isimlerini derleyen eski-yeni çeşitli çalışmalarda bazen âyetlerde geçen Beşîr (Müjdeci), Nezîr (Uyarıcı), (Bakara, 2/119.) Dâî (Davetçi), Sirâc (Kandil) ve Münîr (Aydınlatıcı) (Ahzâb, 33/45-46.) gibi sıfatlar da yer almaktadır. Bazen de Peygamberimizden söz eden âyetlerdeki fiiller dikkate alınarak Mustafa, Müctebâ, Hâdi gibi isimler türetilmiş ve böylece sayı hayli artırılmıştır. Ayrıca Kur’an’daki Tâ-Hâ, Yâ-Sîn, Hâ-Mîm gibi çeşitli sûrelerin başındaki ifadelerden Peygamberimizin kastedildiği yorumu yapılarak onlar da isim listesine eklenmiştir. Diğer bazı yorumlara göre ise bu tür harflerin ne anlama geldiği, sadece Yüce Allah’ın bilgisi dâhilindedir.

Peygamber Efendimizin isimlerine karşı, tarih boyunca millet olarak bizim sonsuz bir titizliğimiz ve eşsiz bir saygımız vardır. Çocuklarına onun ismini verenler, bu isme karşı gösterilmesi gereken edebin ihmaline karşı bir tedbir olarak Muhammed’i eski harflerle aynen yazmışlar ama “Mehmed” olarak telaffuz etmişlerdir. Yine bu hassasiyetin bir sonucu olarak Osmanlı edebiyat geleneğinde Peygamberimizin ismi asla yalın olarak değil, muhtelif tazim ve hürmet ifadeleriyle birlikte anılmaktaydı. Söz gelimi, “Fahr-i Âlem, Fahr-i Kâinât, Seyyid-i Kâinât, Hâce-i Kâinât, Resûl-i Kibriyâ, Resûlü’s-Sekaleyn, Resûl-i Ekrem, Hâtemü’l-Enbiyâ, Server-i Enbiyâ, Seyyidü’l-Mürselîn, Rahmetün li’l-âlemîn, Risâlet-Meâb, Risâlet-Penâh, Zât-ı Risâlet, Nebiyy-i Muhterem, Sultânü’l-Enbiyâ, Mahbûb-i Âlem, Mahbûb-i Kibriyâ” gibi nice övgü sıfatları, “Cenâb-ı, Efendimiz, hazretleri” gibi hürmetkâr ifadelerle birlikte anılır, kitaplarda da böylece yazılırdı.

Asr-ı saadette görülmeyen bu tutumun, dinî bir gereklilik değil, bize özgü kültürel ve edebî ve zarif bir tavır olduğunu söylemeliyiz. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da aşırıya düşülmemelidir. Nitekim Hz. Ömer, Peygamberimizi şöyle buyururken işitmiştir: “Hıristiyanların Meryem oğlunu (İsa’yı) övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırılık göstermeyin. Şüphesiz ki ben Allah’ın kuluyum. Onun için bana ‘Allah’ın kulu ve resûlü’ deyin.” (B3445 Buhârî, Enbiyâ, 48.)

Yine bu teveccüh, kültür ve edebiyatımızda, onun güzel isimlerini nice şiirlere, ilahilere, naatlara, kasidelere, ezgilere taşımıştır. Onun aşkıyla yanıp tutuşan şairler, duygularını daha çok onun isimleri üzerinden ifade etmişlerdir. Yürekleri peygamber sevgisiyle dolu nice hattatlar, en güzel istiflerle onun isimlerini yazmışlardır. Örneğin Şeyh Galib, Resûl aleyhisselâma şöyle seslenir:

“Sen, Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim,

Hak’dan bize Sultân-ı Müeyyedsin Efendim!”

Geleneğimizde Peygamberimizin mübarek isminin anıldığı yerde ayak ayak üstüne atılmaz, atılmışsa hemen indirilir, uzatılmışsa toplanır. Onun ismi duyulur duyulmaz sağ el kalbin üzerine konulur ve salavât getirilerek ona selâm ve hürmet gönderilir. Bütün bunlar, Sevgili Resûl’e olan saygının, âdâb nevinden farklı ifade biçimleridir. Bu anlayış, Resûl-i Ekrem’in ismini işittiği hâlde salavât getirmeyenleri kınayan çeşitli hadislere dayanmaktadır. (T3545 Tirmizî, Deavât, 100)

Müslümanlar, onun güzel isimlerini çocuklarına verirken, Muhammed veya Ahmed isimlerini koymanın faziletine dair çeşitli uydurma rivayetlerden dolayı değil, bunu sırf Resûl-i Ekrem’e olan engin sevgi ve saygılarından dolayı tercih ederler. Elbette bu tercihin altında, ciğerparesinin, ismini koyduğu Rahmet Peygamberi’ne benzemesi, onun izinden gitmesi arzusu yatar. Bu noktada anne babalara düşen görev, güzel isimler koymak kadar, çocuklarını koydukları isme uygun bir şekilde yetiştirmek olmalıdır. Onlar, evlâtlarına Kutlu Elçi’nin mübarek ismini taşımanın bilincini de vermelidirler. Onun ismini bir ömür taşıyanlar, Sevgili Elçi’nin ahlâkını örnek almalı ve öğretisini yaşamalıdırlar.

 

*Alıntıdır. Kaynak: http://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&i=6.0.229